Çarşamba, Kasım 04, 2009

1 insan gücü

evet, bir insan gücündeyim ben :(
bu kadar çalışmak normal olmamalı...
uyumalı..
of..
bekle yazacaklarım var elbet...

Pazartesi, Ağustos 10, 2009

yolu kara bir istikametteyim


Ana rahmi istikametinden geldim, toprak istikametine seyahat ediyorum. Dünya dinlenme tesisinde bilmiyorum ne kadar mola verdim, sürem dolmadan bir ihtiyacımı karşılamam lazım. Araç tutuyor beni, inmeliyim ivedilikle. Anti-em çok aldım iyiyim, midem bulanmıyor en azından. Bu benim yolculuğumun özeti, belki seninkinin de; ama bir de ömrü şehirlere, kalbi şarkılara bölünmüş bir kadın olarak yollarda geçirdiğim saati düşünürsek anlatacağım çok şey var.


Birçok il arasındaki mesafeyi kilometre ve saat bazında ezbere bilirim, il trafik kodlarını öğrendiğimde sekiz yaşındaydım. Bu benim hayatımı çok mu renkli yapıyor, ya da seninkini çok mu monoton bilemem ama okudukça satırların birinde “ben bunu biliyorum” diyeceksin. Çok canın sıkkınsa mutlu bile edebilir.


İstanbul – Antalya arası yollarda sinüzit oldum ben, camı açıp bulanan midemi durdurmaya çalışırken dışarı sarkarak. O yüzdendir daha sekiz yaşına gelmeden iki ameliyat geçirdim ama 11 saatlik o yol benim için hala ülkenin en sıkıcı güzergahı. Bilecik civarı hala virajlı, hala oradan geçerken herhangi bir şey okuyamıyorum, geri dönüp bakamıyorum arabada. Ankara – Antalya arası yaklaşık 550 km olmalı. Ankara – Antalya arası annemin yemeklerine, babamın kollarına giden güzergah olmalı. Bir Cuma sabahı koca bir yerleşkede canını sıkmayı başarabilen bir kızın otobüse atlayıp yatağına, Kepez’den inerken gördüğü şehrin sıcaklığına kavuşması. Kaleiçinde dostlarıyla içtiği bira, eski bir rock bar ve Pazar akşamı servis beklerken babasına belli etmeden döktüğü yaşları. O kız dört sene boyunca döktüğü yaşlarla o mahallenin caddelerini yıkadı. Sonra, İstanbul – Ankara yolu başladı. Duruma göre ortalama beş saat, yaklaşık 450 kilometre. Okul sonrası bir sırt çantası ve sevilene giden yol. Rahat bir seyir vaad eder size bu yol çünkü düzdür nerdeyse dümdüz. Bolu Kaynaşlı arasında kışın yolda kalmışlığı vardır herkesin en az bir kere, ve en az bir kere o otobüsten atlayıp dağ manzaralı mekanların birinde bir şeyler yemek istemişinizdir ama hiç olmamıştır. İçinizde kalmıştır.


Otobüste cam kenarı seversin. Kıvırıp bükemeyecek kadar uzun bacakların varsa koridor da tercihin olabilir. Burnunu cama dayamak bir fanteziden öteye gidemez eğer durmadan sarsılmaya dayanamıyorsan. Ben dayanamam. Ne burnumu, ne kafamı hiç cama dayamadım. Dışarı baktım ama hep. Yanımdakine bakmadım hiç, onun da dışarı baktığını bilirdim, göz göze gelmeye gerek yok. İlk dakikada bir müziğe teslim etmek lazım ruhunu lakin her an üçüncü sınıf bir dövüş filmi ya da Hababam Sınıfı serisi ile karşılaşabilirsiniz. Ondan da kötü bir ihtimalle “yolculuk nereye kızım” diye soran yandaki teyzeyle. Nereye gidebilirim ki teyze bu İstanbul – Ankara otobüsü. Haydan geldim huya gidiyorum demek istedim hep, demedim teyzeye saygımdan. Müziğin sesinin etrafı rahatsız edip etmediğini düşünmezdim eskiden, şimdi önemsiyorum. Sanırım büyüdüm. Gece yolculuğunda bile yapılan ikram başlar ardından. Sanki bilet parasını hak etmek için saat kaç olursa olsun bir şeyler yemek zorundayız. Bir de eskiden otobüslerde sigara bile içilirdi. Özellikle çift katlı otobüslerde alt kat dumanlı hava sahasıydı her daim. Hatırlarım bazen annem altta, ben üstte giderdik. Çift katlı otobüs deyince aklıma geldiği üzere insan üst katın en önünde oturmak ister hep ama orada bacakları sığdıracak yer yoktur, orası ters köşeye gol atmaktır, benim gibi 168 cm.lik bir kadını bile ters çevirip çarpmıştır.

Mola verirsin Afyon’da. Normal seyirde ilerlemişsen nerdeyse 40 dakika, acelen varsa 40 kişinin tuvaletini yapabilme süresi olan ortalama 15 dakika. En başta da dediğim üzere araç tutardı beni kış ortasında bile tişörtle atardım kendimi dışarı. Herkes sabaha karşı dörtte koşa koşa kaymaklı ekmek kadayıfı yemeye koşarken ben tuvaletlerin önünde donmamın keyfini sürerdim. Mola biter: İstanbul istikametinden gelip Antalya istikametine gitmekte olan bilmemne turizmin sayın yolcuları... Aracınızın mola süresi dolmuştur. Yerlerinizi almanız önemle rica olunur. Bu önemli ricayı 5 dakika falan geç yerine getirirseniz 45 çift göz size çevrilir. Kendinizi gerçekten kötü hissedersiniz.


Elbette en çok anlatılacak anı karayolu seyahatlerinden çıkar. Tuvaletini beğenmediğin benzin istasyonları, kamyoncu lokantaları, orda burada yenen yörelerin ünlü yemekleri – ki bu yemeklerin hepsi İstanbul’da bir köşede bulunur rahatlıkla – plakalarla oynanan tuhaf yol oyunları, sayılan kedi gözleri, kilometre tahminleri, arka koltukta uyuyan ailenin çocuğu, teypten gelen Barış Manço şarkıları, babanın kullanırken yaktığı sigara … sonu gelmez bir liste yapılır. Elbette herkesin hiç unutamadığı bir karayolu seyahati vardır. Trakya’dan geçenler Edirne – Havsa arasındaki kırmızı beyaz mezarın oradan geçerken kaza yapıp yanarak ölen yolcuların mezarı olduğunu bilir, Lüleburgaz’daki otoban bağlantısının Türkiye’nin en uzunlarından biri olduğunu duymuştur. Kuzeyden Antalya’ya geliyorsan Burdur üstünden gelmek Isparta’dan daha çok tercihindir. Ankara’dan güneye giderken Niğde civarı çok yeşildir, seversin, kendini İç Anadolu’da hissetmezsin. Finike’ye döne döne gidersin. Istanbul’a giderken körfezi dolaşmayı seversin, belki de herkes gibi Eskihisar – Topçular dersin. Ben körfezi sevenlerdenim. Trabzon – Hopa arası yol muhteşemdir. En güzelinden bir Karadeniz’dir. Uzungöl’e Çaykara’dan gidersin; kış ortasında gidersen belki yolda dünya değiştirirsin ama risk almaya değecek bir manzara karşılar seni. Bu ülkenin yollarını bir görün derim. Hep aynı yerde kalmayın, çıkın.


Bir de iki vagon arasında sigara içenlerin toplandığı, yemekli vagonda en güzel ciğerin yapıldığı trenlerimiz var. O trenlerin 36 saatlik İstanbul – Erzurum yolculukları var. Aynı güzergahı 1 saat 45 dakikada aldığın uçmak hali de var bunun yanında. İşte öyle zamanlarda şehirlerin birbirine ne kadar uzak ve yakın olabildiğini, aslında bu mesafe denen şeyin insanın içinden gelene göre izafi olabildiğini de ben o uzak şehirlerde öğrendim. Sizinle paylaşıyor olmam da mesleki bir gelenekten(öğretmen olmanın her daim öğreten olmayı gerektirmediğini biliyorum) J Benim size anlatacak o kadar çok yol hikayem var ki aslında! Ama anlatmak istemem siz kendinizinkileri düşünün diye. Kaç yolculuğunda camının yanına kadar gelen sevdiğin ya da sevdiklerin vardı el sallayıp çaktırmadan ağlayan. Hani ağlamamak lazım ya gideni üzmemek için, o hesap. Kimse yoksa yolcu eden, hissettiğin hüznü düşün, sonra da yıllar içinde buna ne kadar alıştığını. Belki de hiç alışamadığını. Birinin uğurlamasını mı tercih ettin, karşılanmayı mı, yoksa ikisini de yaşayacak kadar güldü mü hayat sana? Hangi yolculuğunu hiç unutamadın?


Not: Ne sorduysam bir üst paragrafta, hepsine verecek bir cevabım olduğundan. Vermiyorsam; gevezeliğe vurmamaktan, uzatmamaktan, dağıtmamak kaygısından. Çok merak ediyorsan haber ver bana, onu da yazarım elbet ama ağlamayacağına söz verirsen. Benim yollarım bitmez, sesim soluğum hayatta kesilmez, daha mola sürem dolmadı ilk başta bahsettiğim güzergah üstünde… sağdaki kedi gözlerini saymaktayım deli deli. Şimdilik birinci bölümde bir son….

Pazar, Ağustos 02, 2009

enginde bir ironi

üzülmedim..
içim sökülmüş gibi... çok ağır bir yemek yemiş de miden ağrıyormuşcasına... başka bir şey oldu üzülmek dışında...

üzülmedim..
bir damla yaş çıktı sol gözümden... epey bir süre düşmedi.. sonra yolunu buldu... yolda kurudu... ağlamadım.

üzülmedim..
aklıma hiçbir şey gelmedi... dün ondan bahsetmiştim fındık kabuğuna.. ondan öncesi ve sonrası hakkında... tam da onun en sevdiği şarkıyı dinlerken.... az önce... karnıma acaip bir ağrı girdi... büküldüm.

üzülmedim..
bir resim gördüm... içinde "o" olan.... 1 sene önce bu zamanlar.... düşündüm... düşündüm.... sonra düşünemedim... doğruldum, kaldım.

üzülmedim..
cümlelerimi toparlayamıyorum. O başkasına benzemezdi. O kimsenin sevmediği gibi sevdi. Ben bir tek ona "sapıma kadar" aşık oldum. O kimsenin yapmadığını yaptı. O geldi. O gitti. .. öyle bir üzdü ki.... bir daha kimseye öyle üzdürtmedim... şimdi... şimdi üzülmedim.

üzülmedim..
o, yazdıklarımı sabaha kadar okuyan adam, onun için sabahlara kadar yazdığım, ağladığım, hırpalandığım..... hepsi aynı adam. Kaleme kağıda anlam katan... bir sene yazılanların yarısının öznesi nesnesi... önüne geleni.... şimdi yazamadığım.

üzülmedim...
film şeridi değil... DVD box setler falan gibi geçiyor ne var ne yoksa.... oyun gibiydi... biteceği başından belliydi... perde kapanınca ya esas kız ya oğlan ölecekti de.... esas kızın katilinin esas oğlan olacağı kimsenin aklına gelmezdi...

üzülmedim...
zaman geçti... unuttum değil... umrumda değil desem... kimse inanmaz... başka bir şey idi... o, engin'di... on yıldan sonra bir kez daha bir adamı sevebilmekti... çok yakın dostlarım bilir "engin" ne demekti... o çocuk olmaktı... o koşturmaktı... o böğrüme iki tane yolladı, yıktı.

üzülmedim..
az önce bir fotoğrafta bir o bir de gelinlik içinde bir kadın...

üzülmedim...
geçmiş üstüne beton atmış bir kere...

üzülmedim..
bir daha kesişmezdi yollar..

üzülmedim..
nefesim kesildi.
 


almost human © 2008. Design by: Pocket