
Eskiden… çok eskiden.. eti cin’ler bu kadar küçük değildi… hatta utanmadan onlara “lokmalık” diyen bir zihniyet de yoktu. Eti puf pasta taklidi yapmazdı. Gordon Milne vardı. Hülya Avşar kazağını yüksek belli kotunun içine sokardı. Jon Bon Jovi şimdikinden daha yaşlı görünürdü. Saçlar kabarık pantolonlar dardı.
Biz işte o zamanlarda, üç yumurtayı sütle çarpan kuzucuklarıydık Adile Teyze’nin her gece 9’da yatmaya programlı. Hisseli harikalarının kumpanyasında oyuncuyduk fark etmeden. Örgütlenebilme güdüsü ta o zamanlardan kalmadır bizde; biz Voltran’ın kolu bacağını birleştiren bedenlerdik çaktırmadan. Clementine’in balonunda savaştık, uçan kaz’ın sırtında yüktük. Aramızdan “adam gibi erkek” çıktıysa He-Man etkisi vardır elbet bir yerlerde. Her kız hala biraz Erol Evgin’e aşık – ve ben yaşlandım bu adam hala aynı der – ve o kızın kulağına taktığı kirazları küpe sanmışlığı vardır elbet o zamanlarda.
Bir ağaçtan düşmüşlük vardır o kızda.
O kız illa ki en çok babasına aşıktır.
O kızın babası illa ki ölmüştür.
Kız ve erkek demeyelim, feminist bir kimlik almayalım, hiç gerek yok. “İnsan” diyelim unisex olsun. Acıtmayalım kadın kısmını, öldürmeyelim babaları gerçekten hiç gerek yok. Sil baştan şimdi – şarkıdaki gibi- dönelim düştüğümüz ağaçlara kız erkek demeden. Ne de olsa aynı dönemin erkeklerinin de bir ağaçtan düşmüşlüğü vardır değil mi? ( evet her cümlede bir mecaz yatmakta ama anlamayın diye açmıyorum, yoksa ağaçtan düşmenin sonu yok, biliyorum )
“Eski” diyorum….Memleketin illerinin 67’den ibaret olduğu yıllar. Trenlerin daha pis, uçakların daha pahalı, ama kamyoncu lokantalarının en güzel fasulyeyi sunduğu zamanlar. İşte o zamanlar eti cinler gerçekten daha büyüktü. Çokomel kağıtları tırnakla düzleşir defter aralarına girerdi. Herkesin defteri işte o yüzden – ve sırf o yüzden işte – hep biraz çikolata kokardı. Üstüne yazılıp çizilen bir “içi ağlayan kırmızı burunlu palyaço” idolü vardı. Kimilerinin çikolata kokulu defterlerinde o palyaçoların resimleri vardı. O imgenin sadece defterlerinde kaldığı çocuklar şanslıydı. Defteri çikolata kokan o çocukların daha önceden “kalpleri kadar beyaz sayfalarla” dolu hatıra defterleri vardı. Sepet sepet yumurtalarla doldu, biz birbirimizi unutmadık.
En fazla büyümüş olabiliriz bilemiyorum. Derler ki 30 -35 olduk. Biraz yaşlandık, biraz da yaş aldık. Dere tepe gidebilenlerimiz şanslıdır biraz daha, düz gidebilmek garantisi olmasa da. Can sıkıcı Nasreddin Hoca fıkralarıdır sebep, hala amaçsızca göle maya çalıyorsak bir yerlerde. İki arada bir derede kalmış, bencilliğiyle dost, “x generation” tadında, ne öncenin ne sonranın anlayabildiği bir nesil olmuşuzdur. En yabancımız bile iyi tanırız birbirimizi, tek kar da bu olsa gerek. Bir de bizim yediğimiz eti cinler gerçekten çok büyüktü.
Domatesler biraz daha domates gibi kokardı, benim o zamanlar çileğe alerjim vardı, bayramlar biraz daha bayramdı ve ben o zaman da sevmezdim bayramları. O zaman babam da vardı. Göztepe parkında bir lunapark, o parkta bir de dönme dolap vardı. Enginar sevmezdim o zaman, aptaldım. Tek derdim optik okuyucuya taşırmamak için kastığım cevap şıkları, bir üçgende görmeye çalıştığım paralellik idi. Sanırım annem babamı severdi. Sanırım İstanbul o zaman daha güzeldi. O zaman en büyük şeyler eti cin idi. Düşün şimdi, senin kalbin hala defterinin sayfaları kadar temiz mi…….

